21 Temmuz 2008

Tekirdağ

Kumbağ tatilinden birkaç kare








Gondol



Gondol
anahtar-deligi tarafından gönderilen video

15 Temmuz 2008

Tatil Zamanı

Dün akşam liseden hala görüştüğüm bir arkadaşım aradı. Birkaç kişiyle beraber Tekirdağ Kumbağ’a gidiyormuş. Ben de gelirmiymişim. Gelirim tabi dedim. Gelecek olan diğerlerini de tanıyorum zaten. Yarın yolcuyuz. Yıl içinde yaptıklarımla, daha doğrusu yapmadıklarımla bu tatili hak etmedim ama fırsatları değerlendirmek lazım di mi ama :) Bir hafta kadar internetten uzak olcam. Çok da iyi olacak. Bol bol resim çekmeyi düşünüyorum.

Şimdi gidip metrodan bileti almam, sonra Mecidiyeköy’e gidip abimin kredi taksitini yatırmam, sonra Ziraat Bankası’ndan para çekip, dönüşte güneş sütü almam
lazım.

12 Temmuz 2008

Gün Özeti

Bugün diye başlayan yazılar aslında içime sinmeyip, küçük bir rahatsızlık hissi verse de “bugün” diye başlamış oldum artık. İsmi lazım değil bir arkadaşımla cevahirde buluştum saat 4 gibi. Taksim’de burger king, Kadıköy’de boğa neyse cevahir de öyle bir buluşma yeri oldu. Bu arkadaşımla en son ne zaman buluştuk diye bi düşündüm de epey olmuş. Recep İvedik’in vizyona girdiğinin ertesinde ilk gençturkcell sinema gününde görüşmüşüz. Tarih 25 Şubat’a tekabül ediyormuş. Yanında “mutluluk” kitabını getirmiş. Aynı isimli bi film vardı ya Özgü Namal sürekli “cemal abe” deyip duruyordu. O filmin kaynağı bu kitapmış, bilmiyordum.

Mideleri doldurmak için hem de sıcaktan kurtulmak için attık kendimizi cevahire. Tahmin ettiğimin aksine pek kalabalık değildi. İstanbul pek bi boşalmış galiba. Pizza Hut’ın 11 liralık cazip sınırsız menüsünü elimizin tersiyle itip iki küçük pizza yedikten sonra kan şekerinin artmasından olsa gerek daha ciddi konularda konuşmaya başladık. Arkadaş hukukçu olduğundan konu dönüp dolaşıp ergenekona, darbe günlüklerine geldi. Baktım o da benimkine paralel düşünceler içinde. Sevindirik oldum içten içe.

Birkaç ehliyet kursunu dolaştık sonra. Arkadaş hem A2 hem de B almak istediğinden ona bi kolaylık yaparlarmışşşş. Hikaye.

2 ehliyet kursunu gezdikten sonra, hergün okuldan dönüşte gördüğüm Mecidiyeköy’deki Murat Muhallebicisine gittik. Benim ilk gidişimdi oraya. Üst kata çıktık, ortalığı bi kolaçan ettim ki ortalama 10 çift varsa kızların 8 i kapalıydı. Sonra biz oradayken muhallebicinin müşteri profili epey bi değiştiyse de muhafazakâr çiftlerin uğrak yeri diye bilinçaltıma kazındı.

Arkadaş, kendisi gibi hukukçu olan biriyle ismini tam koyamasalar da güzel bi ilişkiye başlamış. Süzgeçimde kalanlardan ikisinin çok zıt tipler olduğu ama yine de çok iyi anlaşabildikleri izlenimi aldım. Ben ağustos böceğiyim diyen, carpe diem başka bişey demiyem tarzı biriyle ben yapamazdım heralde. Birbirlerinde buldukları farklılıklara hayran kaldıklarını düşünüyorum şimdilik. Birbirlerini bazı kalıplara soktuklarında çatlaklar başlar, bunlar da ayrılır. Ahanda buraya yazıyorum. Yazdım.

Bi de muhallebicide bahşişi emr-i vaki yaparak alan garsona sinir oldum. Bu çeşit durumlarda ellili yaşlardaki cadaloz kadınlar gibi arıza çıkarıp onları rezil etmek geliyor içimden. Ama yapamıyorum maalesef.

08 Temmuz 2008

Yükselen Kart Oyunu

video

07 Temmuz 2008

Bi Keresinde

Hani milli bayramlarda stadyumlarda gösteriler olur ya. Fırfırlı mini etekli sıfır beden kızlar oynar, zıplar. Tribünde kocaman resimler olur, büyükçe “Atam İzindeyiz.” falan yazılır. Orta 2. sınıftayken ben de bu milli bayram gösteri takımındaydım. 23 Nisan’da Ali Sami Yen’de Çocuk Bayramını, 19 Mayıs’da İnönü’de Gençlik Bayramı kutlamalarına katılıyorduk sınıfın büyük çoğunluğuyla. Bizim tek yaptığımız karşı tribünde gördüğümüz sayının elimizdeki kâğıtlara göre hangi renge karşılık geldiğine bakıp o renkli kartonu dizimizin üstünde, göz hizasında tutmaktı. İşin sıkıcı yanı da hangi şekli ya da ne yazdığımızı bilmeden yapıyorduk bunları.

Provalar milli günden iki üç hafta önce başlardı. Derslerden kaytarmanın sevinciyle uçarak giderdik statlara. Beden hocası (beden değil evladım beden eğitimi diyeceksin diye tutturan hocalara inat) sorumluydu bütün bu işlerden. Sınıflardan hangi öğrencilerin gösteri takımına alınacağına o karar verirdi. Sabahları stadyuma gidecekleri o götürür, gün boyunca öğrencilerden o sorumlu olurdu.

Bir sabah yine eşofmanlarımızı (gerçi eşofman diyeni hiç duymadım, halk dilinde eşortmandır o) giymiş, okul bahçesinde toplanmış beden hocasını bekliyorduk. Beklerken yağmur başladı bizi beden odasına aldılar. Yaklaşık 50 kişiyi ortalama bir sınıftan küçük beden odasına tıkıştırdılar. Herkesin beynindeki beden odası temasında neler varsa bizimkinde de onlar vardı. Mavi yassı süngerler, birbirine geçmeli atlama sandıkları, yamuk kum topları, birkaçının havası inmiş futbol, basketbol ve voleybol topları.

Beden odası tıkış tıkış olduğundan bize toplarla oynamamamız gerektiği söylenmişti. Ama çocukluk işte boş durmak olmuyor. Yaramazlık yapmamız lazım. Üç arkadaş basket topunu oturduğumuz yerden birbimize atıyorduk. Artık bu rutin hareket sıkmaya başlamış olmalı ki topu yan duvarlara sektirerek atmaya başladık. Nasıl olduysa benim attığım top duvardan sektikten sonra orta sonlardan kızın tekinin başına geldi. Basket topunun sertliği ve ağırlığı hepimizin malumu. Baktık kız ağlamaya başladı. Meğer kızın kafasında klips toka varmış top üstüne vurunca toka kırılmış, kızın kafası kanamış. Şimdi düşünüyorum da gerçekten çok acımış olmalı.

Kız hemen öğretmenler odasına çıktı. Beden hocasına şikayet etmiş. Hoca geldi. Beden odasının duvarlarındaki basket topu izlerini gördü. Sonra bütün sınıfı hafif çiğseleyen yağmur altında sıraya soktu. Başladı saymaya, ben size beden odasında top oynamayın demedim mi, çekin şimdi yağmur altında cezanızı falan filan. Sonra bizim gibi sırada duran yaralı kızı yanına çağırdı. Beden odasında kim top oynuyordu kızım. Kim kafana topu attı diye sordu. Kızda çıt yok. Kimin top oynadığını hatırlamıyor. Hoca bu sefer bağırmaya başladı. Kim odada top oynadıysa öne çıksın. Göt yemiyor tabi öne çıkmaya, biliyoruz kesin dövcek. Sonra hoca kızı kolundan tuttu. 50 kişilik sıranın bir başından diğer başına yürüttü. Kıza eşgal tespiti yaptırıyor. Şans o ki kız hiç birimizi hatırlayamadı. Biz yusuf yusuf hocanın ve kızın çaresizliğini izliyoruz. Hoca ağzından köpükler savurarak bağırıyor. Eğer odada top oynayanlar öne çıkmaz da sonunda ben bulursam çok fena olacak diye. Gel de çık bakalım öne, kız tanımıyor kimin yaptığını, hoca zaten odada değildi. Öne çıkmak için ya gerizekalı olmak lazım.

Sonunda ne kız bizi hatırlayabildi, ne de hocanın kendisi bizi bulabildi. Bizim yaptığımız yaramazlığın cezasını masum 47 kişi yağmur altında yarım saat bekleyerek ödemiş oldu.

Bu bahsettiğim kızı uzun zaman sonra geçenlerde gördüm, güzel ama tam tiki olmuş. Onu görünce bu hikaye aklıma geldi, yazmak istedim.


02 Temmuz 2008

Sır

*
Öğlen 12:10 sularıydı. Annem muayeneden henüz çıkmış. Cerrahpaşa Hastanesi bahçesinde, büyük çam ağaçlarının altında oturduk. Muayenenin nasıl geçtiğini, doktorların neler söylediklerini anlatıyordu bana. Doktor, ailende kalp, şeker, tansiyon hastası olan var mı diye sormuş. Annem bana da saydı tek tek. Yedi göbek uzaktan bir akrabanın kalpten hastalığı varmış da onu söylemiş.

Sonra doktor tekrar sormuş: Kaç doğum yaptın? Hiç düşüğün oldu mu? Kürtaj yaptırdın mı?

Bu soruların cevaplarını zaten bildiğimi düşündüğümden çok da kulak asmadım. Ama annem durmadı, başladı anlatmaya. Tam orada söyledi herşeyi. Meğerse kürtaj operasyonu geçirmiş. Bundan tam 18 yıl önce. Ben 4 yaşımdayken. (şu anki yaşım => 18+4=22) :P

Hem bunca yıldır ne abime ne bana söylememiş olmalarına, hem de bu caniliği nasıl yapabildiklerini düşündüğümde çok kızıyorum onlara. Nasıl becermişler o kadar sene saklamayı hayret. Biraz kurcaladıktan sonra öğrendim ki bu olayı kimse bilmiyormuş. Annem babam ben biliyoruz sadece. Abim bile bilmiyor yani. O derece.

Bu olayı öğrendiğim andan itibaren, acaba yaşasaydı kız mı olurdu yoksa erkek mi, acaba kime benzerdi gibi şeyleri düşünmekten kendimi alamıyorum. Bir haftadan önce de kendime gelemem heralde. Düşünsene ya şu anda 18 yaşında bir prensesin ya da bir delikanlının abisi olabilirdim. Tam şu anda.

Ah anne, ah baba. Allah sizi affetsin.




*
resim 1) doktor, ultrason yardımıyla gördüğü bebeğin bacaklarını pensle yakalar.
resim 2) bebeğin bacakları doğum kanalına doğru çekilir.
resim 3) doktor bebeğin kafası dışında bütün bedenini dışarı çıkarır.
resim 4) doktor makasla bebeğin kafasını sıkıştırır. daha sonra deliği genişletmek için makas açılır.
resim 5) makas çıkarılır. emme aleti devreye girer. bebeğin beyni bu alet sayesinde emilerek alınır. bu işlem bebeğin kafatasını çökertir. sonunda da ölü bebek dışarı çıkarılır.